İdare Hukuku & İdari Davalar

İDARE HUKUKU-İDARİ DAVALAR

İdare Hukuku Hakkında Genel Bilgi

Hukuk bilgisi altında ifade etmeden önce genel düzeyde baktığımızda bireylerin bir arada bütünlük içerisinde can, mal güvenliğini sağlayarak düzen içerisinde yaşamasını sağlayan devletin vatandaşlarına karşı birtakım sorumlulukları bulunmaktadır ve bu sorumlulukların yanında da ayrıca hakları da mevcuttur. Devlet vatandaşlarının daha huzurlu ve güven içerisinde yaşamasını sağlamak amacı ile birtakım kamu faaliyetleri olarak adlandırdığımız faaliyetleri gerçekleştirir.

Sosyal anlamda bu şekilde gördüğümüz devlet, idare gibi kavramlar hukuk altında kamu hukuku alanında incelenen ve birey ile devlet arasındaki ilişkiyi ele alan birbirlerine olan sorumluluklarını ve birbirlerine karşı olan haklarını ifade eden hukuk dalıdır. İdare hukuku özellikle 19. Yüzyılda gelişmeye başlayan bir hukuk dalı olmakla beraber tam anlamı ile bir tanım içerisine oturtulamamış oldukça genç bir hukuk dalıdır. Doktrinlerde farklı farklı tanımlar ile karşılaşmamamızın sebebi de genç bir hukuk dalı olmasından dolayıdır. Tanımlara bakarsak şunları görebiliriz:

İdare Hukukunun Doktrindeki Tanımları:

*İdarenin kuruluş ve düzenleyişini inceleyerek düzenleyen kamu hukuku dallarının toplamıdır.

*Amacı olan kamu yararını gerçekleştirmek için bünyesindeki bireylere karşı hak ve üstünlüğü fazla olan idarenin yapmış olduğu eylemlerin ve işlemler ile bünyesinde barındırdığı ve birtakım yasalar ile güvence altına aldığı özgürlükleri ve hakları arasındaki dengeyi sağla ak için bulunan kamu hukuk dalıdır.

İdare hukukunun konusu devlettir. Ve idare hukuk devlet ile – devlet teşkilatlanmıştır ve ollara ayrılmıştır-  birey arasındaki ilişkiyi inceleyen ve dava konusu olabilecek hususlarda hükümler koyarak her iki tarafında hak ve yükümlülüklerini korumaya çalışarak dengeyi sağlamaya çalışan idare hukukunda diğer hukuk dallarında olduğu gibi davalar mevcut olmaktadır.

Birey ile devlet arasında- daha doğrusu kamu kuruluşları arasında- hiç uyuşmazlık çıkmamakta mıdır? Elbette ki hayır... Birey ile kamu kuruluşları arasında çıkan uyuşmazlıklar da idari yargı altında incelenerek yargıya taşınmakta ve idari yargıçlar tarafından ilgili kanun hükümleri altında çözüme ulaştırılmaktadır. İdare hukukunda genel bilgi verdiğimize göre makalenin ana meselesi olan idari hukuk, idari davalara geçebiliriz.

pexels-photo-70292

İdari Dava Nedir?

Yukarıda da izah ettiğimiz üzere davanın bir tarafında devlet tüzel kişiliğini barındıran kamu kuruluşları ile diğer tarafında devletin vatandaşı olan birey arasında çıkan uyuşmazlığın çözümü için açılmış olan davaya idari dava denmektedir. İdari dava özel hukuk alanındaki özel davalar gibi eşitler arasında var olan bir dava değildir. Bir yanda devlet tüzel kişiliği bulunurken diğer yanda birey bulunmaktadır.

İdari davalara baktığımızda bu davaları idareden daha çok idare tarafından haksızlığa uğradığını iddia eden birey açmaktadır. Bu nedenle kamu kurumları daha çok davalı taraf olarak idari davalarda yer almaktadır.

İdari Dava Hangi Mahkemede Açılır?

Yargı yollarına baktığımızda karşımıza özellikle Türk Hukuk sistemi içerisinde birçok kanun yolu çıkmaktadır. Bu yargı yolları daha çok davadaki tarafların kişiliğine ve davanın türüne göre oluşturulmaktadır. İdari davalara aktığımızda taraflar devlet tüzel kişiliği altında yer alan kamu kuruluşları ile bireydir. Bu davalar daha idari yargı altında yer idare mahkemelerinde, vergi mahkemelerinde ve yüksek mahkeme olan Danıştay’da görülmektedir.

İdari Davalar Nerede Açılır?

İlgili kanunda yer alan ( bu kanun bizde İdari Yargılama Usul Kanunu, Danıştay kanunu, Vergi Usul Kanunu vb. ) hükme göre davanın açılacağı yer belirlenmektedir. Burada da o hüküm şu şekilde oluşturulur. İdari yargıda birtakım dava çeşitleri bulunmaktadır. Vergi davaları ve idari davalar olmak üzere davalar 2’ye ayrılsa da idari davalar da kendisi içerisinde tam yargı davaları, yürütmenin durdurulması davası ve iptal davaları olmak üzere 3’e ayrılmaktadır. Bu davalara göre ve davanın konusuna göre birey davayı yerleşim yerindeki Vergi Mahkemesinde y da İdare Mahkemesinde ya da olayın yaşandığı yerdeki mahkemelerdeki gibi kanun hükmünde yazan yerdeki mahkemede açabilir.

İdari Dava Çeşitleri

Yukarıda da izah ettiğimiz üzere idari yargıda davalar genel olarak önce vergi davaları ve idari davalar olmak üzere 2’ye ayrılmaktadır. Vergi kendi başına ayrı bir hukuk dalı olmakla beraber idari hukuk içerisinde yer alır. İdari Davaların diğer bölümünde ise tam yargı davaları, iptal davaları, yürütmenin durdurulması davası yer almaktadır. Bu davalara kısaca değindiğimizde şunları izah edebiliriz:

İptal Davaları

İdarenin yapabileceği 3 durum vardır. İdari işlem, idari eylem ve idari sözleşmeler. İdari işlem idare için oldukça önemli bir boyuttadır. İdari işlemin 5 ana unsuru bulunmaktadır. Bu unsurlar:

*Yetki,

*Şekil,

*Sebep,

*Konu

*Ve maksat

İdarenin yapmış olduğu işlemlerden dolay menfaatlerine zarar gelen bireylerin idari işlemin bu yukarıda sayılan 5 unsurundan birinin ya da bazılarının hukuka aykırılık teşkil ettiğini iddia ederek iptali için açılmış olan davalara iptal davaları denmektedir.

İdari Yargılama Usulünün 2. Maddesinin 1. Fıkrasında iptal davaları şu şekilde tanımlanmaktadır: İdarî işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlâl edilenler tarafından açılan iptal davaları,

Kanun koyucu diğer fıkralarda da tam yargı davası ile idari sözleşmelerden kaynaklı olan uyuşmazlıkların Çözümü için açılan davalardan bahsetmektedir. İptal davasında önemli olan husus menfaat kavramıdır. Menfaat kavramı bireyin doğrudan olmasa dahi kendisini olumsuz etkileyecek olmasını ifade etmektedir.

shutterstock_669202981

Tam Yargı Davaları

Tam yargı davaları özel hukuktaki tazminat davalarını teşkil etse de içeriği daha farklıdır. Kanun hükmünde şu şekilde tanımlanmaktadır:

İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları

Tam yargı davalarında idari işlem ve eylemlerden bahsetmekle beraber davayı açabilecek olan kişinin doğrudan hakkına zarar gelmesi ya da zarar gelebilecek olması gerekir. Menfaat kavramına göre daha açık ve doğrusallık taşımaktadır. Menfaat de bireye doğrudan etki etmese bile iptal davası açabilirken tam yargı davası açabilmesi için bireyin hakkının zarar görmesinin muhtemel olması gerekir. Hakkı zarar görmeyecek olan muhtemel dahi olmayan bireyler menfaatim ihlal edildi diye tam yargı davası açamayacaklardır.

İdari yargıda en önemli olan 2 davayı da izah ettikten sonra davaların nasıl açılabileceğini, zamanaşımı sürelerinin hak düşürücü sürelerin neler olduğuna bakmakta fayda vardır.

İdari yargıda da diğer yargı yollarında olduğu gibi dava açılması için dilekçe yazılmalı ve dilekçe ile zamanında yetkili ve görevli olan mahkemeye başvuruda bulunulmalıdır. İdari yargıda süreler kanun hükmü altında düzenlenmekle beraber vergi davaları için 30 gün, idari davalar için de 60 günlük mühlet verilmiştir. Kanun hükmü şu şekildedir:

Dava açma süresi: Madde 7

*Dava açma süresi, özel kanunlarında ayrı süre gösterilmeyen hallerde Danıştay’da ve idare mahkemelerinde altmış ve vergi mahkemelerinde otuz gündür.

*Bu süreler;

a) İdari uyuşmazlıklarda; yazılı bildirimin yapıldığı,

b) Vergi, resim ve harçlar ile benzeri mali yükümler ve bunların zam ve cezalarından doğan uyuşmazlıklarda: Tahakkuku tahsile bağlı olan vergilerde tahsilatın; tebliğ yapılan hallerde veya tebliğ yerine geçen işlemlerde tebliğin; tevkif yoluyla alınan vergilerde istihkak sahiplerine ödemenin; tescile bağlı vergilerde tescilin yapıldığı ve idarenin dava açması gereken konularda ise ilgili merci veya komisyon kararının idareye geldiği; Tarihi izleyen günden başlar.

*Adresleri belli olmayanlara özel kanunlarındaki hükümlere göre ilan yoluyla bildirim yapılan hallerde, özel kanununda aksine bir hüküm bulunmadıkça süre, son ilan tarihini izleyen günden itibaren on beş gün sonra işlemeye başlar.

*İlanı gereken düzenleyici işlemlerde dava süresi, ilan tarihini izleyen günden itibaren başlar. Ancak bu işlemlerin uygulanması üzerine ilgililer, düzenleyici işlem veya uygulanan işlem yahut her ikisi aleyhine birden dava açabilirler. Düzenleyici işlemin iptal edilmemiş olması bu düzenlemeye dayalı işlemin iptaline engel olmaz.

Sadece idari davalar için değil genel bütün davalar için sorulan en çok da merak edilen hususlardan biri de avukat tutmanın zorunlu olup olmadığıdır. Türk hukuk sistemi içerisinde baktığımızda hangi dava olursa olsun – kanun hükümlerinde sayılan birkaç istisna hariç- birey bir davada avukat ile çalışmak zorunda değildir. Davayı kendisi de takip edebilir, dilekçesini yazabilir. Fakat şunu da ifade etmek gerekir ki özellikle idare hukuku alanında davanın tarafı kamu tüzel kişisi bulunan ve bireye göre daha güçlü durumda olan kamu kurumlarıdır. Burada bireyin bir avukat ile hareket etmesi kendi lehine olacak durumdur. Ankara avukat hususunda özellikle güçlü ve mesleki alanında başarılı olan avukatlar konusunda oldukça şanslı bir şehirdir. Bireyin hangi konu olursa olsun Ankara’da alanında başarılı bir avukat bulacağı muhtemel değil, kesindir.

SIKÇA SORULAN SORULAR

Disiplin suçu teşkil eden fiillerle ilgili olarak disiplin soruşturması yapılmasının zorunlu olmasının yanında, bu soruşturmanın ve disiplin cezasına ilişkin işlemin belirli usuller çerçevesinde yapılması da zorunludur. Disiplin cezası vermeye yetkili merciilerce disiplin suçu sayılacak eylemlerin işlenildiğinin öğrenilmesi halinde, bu kişiler hakkında soruşturma emri verilerek, soruşturmacı görevlendirilmesiyle başlatılacak soruşturmada; varsa iddia sahipleri ile olayın açıklığa kavuşması için gerekli tanık ifadeleri alınarak yapılacak araştırma ve inceleme ile soruşturma sonucunda olayın değerlendirilmesi; adli, idari ve disiplin yönünden soruşturulan hakkında soruşturmacı kanaat teklifinin de yer aldığı soruşturma raporunun hazırlanması, olayın şüpheye yer vermeyecek şekilde somut delillerle ortaya konulması, isnat edilen suç konusu eylem, işlem, tutum ve davranışların tek tek bildirilerek savunmasının alınması ve bunlardan sonra yetkili amir ve kurullarca yukarıda sıralanan bilgi ve belgelerin bulunduğu soruşturma dosyasının incelenerek karar verilmesi gerekmektedir.

Dava konusu işlemlerin gerekçesine dayanak oluşturan 5525 sayılı Kanun’un Ek 1. maddesinin 3. fıkrası ile disiplin cezası ile yükseköğretim kuruntundan ilişiği kesilip, 2547 sayılı Kanun'un belirtilen geçici maddelerine göre öğrenimini tamamlayanlar hakkında yaş şartı açısından istisna hükmü getirildiği, maddenin lafzına bakıldığında yaş şartı istisnasından yararlanmanın ilk koşulunun disiplin cezası ile yükseköğretim kurumundan ilişik kesilmesi olduğu, kayıt yenilememe sebebiyle ilişiği kesilen davacının ise, 2547 sayılı Kanun'un Geçici 56. maddesinden yararlanarak öğrenimini tamamladığı sabit olmakla birlikte, işlemlerin gerekçesine dayanak oluşturan madde metninin disiplin cezası alan ve sayılan geçici maddelerden yararlanan kişiler şeklinde bir ayrıma gitmediği görüldüğünden dava konusu işlemlerde hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle dava reddedilmiştir.

Göreve ilişkin bozma kararına uyularak, mahkemece alınan Adli Tıp Kurumu Trafik İhtisas Dairesi'nin 11.02.2015 tarihli raporunda; olayda, sürücü B. T.'ın %75 oranında, mahaldeki yolun yapım ve onarımından sorumlu olan kişiler veya kuruluşların olayda, %25 oranında kusurlu oldukları tespit edilmiş olup raporun hükme esas alınacak nitelikte görüldüğü, davacıya ödenecek hasar bedelinin sigortalanan araç sahibinin ödediği sigorta primi mahsup edilmek suretiyle hesaplanması gerektiğinden, sigortalanan araç sahibinin, sigorta şirketine ödediği ..-TL'nin, sigorta şirketince talep edilen ..-TL'lik tutardan mahsubu sonucu geriye kalan ..-TL zararın davalı idarenin kusur oranı olan %25 oranında davalı idarece davacı sigorta şirketine ödenmesi gerektiği gerekçesiyle dava konusu tazminat isteminin .-TL'lik kısmının kabulü ile davalı idareye başvuru tarihinden itibaren işletilecek yasal faiziyle birlikte davacıya ödenmesi yolunda verilen karar isabetlidir.

ÖZET: Tam yargı davalarında miktar artırım talebinin bir defaya mahsus kullanılabileceği ve bu hakkın kanun yolu aşaması dahil söz konusu yasal düzenlemenin yürürlük tarihinde derdest davaları da kapsayacağı açıkça anlaşılmaktadır. Miktar artırımına ilişkin yasal düzenleme, mahkemece esas hakkında verilen kararın temyiz edildiği tarihten sonra yürürlüğe girmiş ve bu kararın maddi tazminat isteminin kısmen reddine ilişkin kısmının bozulmasına karar verilmiştir. İdare Mahkemesince bozma kararına uyularak yeniden yargılamaya girişildiği aşamada, davacı tarafça hem bakıcı giderleri hem de ilk kararda hüküm dışı kalan miktar için ıslah talebinde bulunulmuştur.

Bu aşamada her ne kadar davacının kanun yolu aşamasında ıslah hakkını kullanması gerektiğinden bahsedilebilecekse de, ıslah hakkının yasal düzenleme gereği bir defa kullanılabileceği, bu hakkın doğduğu aşamada mahkeme kararının bakıcı giderleri açısından bozulduğu fakat mahkemece dosyada yeniden yargılamaya girişilerek ek hesap bilirkişi raporu alınmadığı için henüz ıslah edilecek bakıcı giderinin tespit edilememiş olduğu ve o tarihte ıslah edilmiş olması halinde bu kez bakıcı giderlerine ilişkin ıslah hakkının ortadan kalkmış olacağı gerçeği karşısında, davacının 08/12/2015 tarihli dilekçe ile hem bakıcı giderleri hem de iş gücü kaybına ilişkin hüküm dışı kalan tutarın ıslah edilmesinde hukuka aykırılık bulunmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Bu durumda, İdare Mahkemesi kararının davacı ... için hesaplanan .-TL iş gücü kaybına ilişkin miktar artırım (ıslah) isteminin reddine ilişkin kısmında hukuka uyarlık görülmemiştir.

Uyuşmazlıkta hesaplanacak destekten yoksun kalma tazminatına esas olacak vücut fonksiyon kaybı ile ilgili oranların farklı çıkması durumunda Sağlık Bakanlığı tarafından belirlenen kişinin ikamet ettiği yere en yakın bir hakem hastanesine yollanması,  fiziki muayenesi yaptırılarak, çalışma gücü kaybı konusunda raporlardaki çelişkinin giderilmesi gerekmektedir.

Alınacak yeni rapora istinaden de belirlenecek vücut fonksiyon kaybı oranına göre yeniden destekten yoksun kalma tazminatının hesaplanarak bir karar verilmesi gerekmektedir. Dolayısıyla idare mahkemesince; ortada iki farklı çalışma gücü kaybı oranı içeren sağlık kurulu raporuna rağmen %75 vücut fonksiyon kaybı oranı belirlenen sağlık kurulu raporu esas alınarak verilen kararda hukuki isabet görülmemiştir.