İş Kazalarında Kusur Oranı Nasıl Belirlenir

İş Kazası veya meslek hastalığının oluşumunda işverenin sorumlu olması için kusurlu olduğunun belirlenmesi gerekir. Her ne kadar işverenin işçi veya hak sahiplerinin sigortaca karşılanmayan zararlarından hiçbir kusuru olmasa ve olay kaçınılmaz da bulunsa sorumlu olacağı görüşü Yargıtay’ca kabul edilmiş ise de bu durumda işvereni kusurlu olduğu durumlardaki gibi zararın tamamından sorumlu tutmanın hak ve nasafet kurallarına da aykırı olacağından BK. M. 43 e göre hakimin tazminatı indirebileceğini benimsemiştir. Kaldı ki işverenin zararın doğumuna sebep olan tehlike ile hiçbir bağlantısının olmaması risk nazariyesinin de uygulanmasına imkan vermez.

Birden çok kimsenin birlikte neden oldukları zarardan sorumlulukları, BK. Nun 50. Maddesi ya da 51. Maddesi uyarınca ve aynı yasanın 142. Maddesi hükmüne dayanarak davacı zararının tümünü müteselsil sorumluların hepsi aleyhine açacağı tek bir dava ile de talep edilebilir.

Uygulamada, işçilerin girmeleri yasak olan yerde gerçekleşen iş kazasında  ölen işçinin de “müterafik” kusurlu olduğu kabul edilmesi, işyerinde İşçi Sağlığı ve Güvenliği Tüzüğü hükümleri uyarınca olması gereken gürültüden daha fazlası olan işyerinde işçi işitme gücünün %18 oranında yitirilmesinde işverenin bütünüyle kusurlu olduğu iddiası karşısında, gürültüden korunmak için işçinin üzerine düşen görevi yapıp yapmadığının da incelenmesi gerekeceği kabul edilmektedir.

Ayrıca işverenin, işçilerine, olabildiğince rahat ve güvenli çalışma ortamı oluşturmakla yükümlü olduğundan objektif sorumluluğu en son teknoloji gereği koruyucusu olan makine ve tezgahları bulundurması yeterli sayılmaz. Bu nedenle işverenin tedbir alması yetmemekte; bu tedbirlere işçilerin uyduğunun da denetlemesi zorunludur. Bu hususu işveren ispatlamadıkça kusurlu sayılmaktadır.

İş Kazasında Kusur Oranın Tazminata Etkisi Nedir

Borçlar Kanunun 47 ve gerekse yürürlükteki 6098 sayılı T.B.K’nun 56. maddesinde hakimin bir kimsenin bedensel bütünlüğünün zedelenmesi durumunda, olayın özelliklerini göz önünde tutarak, zarar görene uygun bir miktar paranın manevi zarar adı ile ödenmesine karar verebileceği öngörülmüştür. Hakimin olayın özelliklerini göz önünde tutarak manevi zarar adı ile zarar görene verilmesine karar vereceği para tutarı adalete uygun olmalıdır. Hükmedilecek bu para, zarara uğrayanda manevi huzuru doğurmayı gerçekleştirecek tazminata benzer bir fonksiyonu olan özgün bir nitelik taşır. Bir ceza olmadığı gibi, mamelek hukukuna ilişkin zararın karşılanmasını da amaç edinmemiştir. O halde, bu tazminatın sınırı onun amacına göre belirlenmelidir. Takdir edilecek miktar, mevcut halde elde edilmek istenilen tatmin duygusunun etkisine ulaşmak için gerekli olan kadar olmalıdır.

Tazminat Belirlenirken ülkenin ekonomik koşulları tarafların sosyal ve ekonomik durumları paranın satın alma gücü, tarafların kusur durumu olayın ağırlığı davacının sürekli iş göremezlik oranı, işçinin yaşı, olay tarihi gibi özellikleri göz önünde tutması, hükmedilecek tutarın manevi tatmin duygusu yanında caydırıcılık uyandıran oranda olması gerektiği de söz götürmez.

Tazminatın saptanmasında, zarar ve tazminata doğrudan etkili olan işçinin net geliri, PMF yaşam tablosuna göre bakiye ömrü, işgörebilirlik çağı. işgörmezlik ve karşılık kusur oranları, Sosyal Sigortalar tarafından bağlanan gelirin ilk peşin sermaye değeri gibi tüm verilerin hiçbir kuşku ve duraksamaya yer vermeyecek şekilde öncelikle belirlenmesi gerektiği tartışmasızdır. Öte yandan tazminat miktarı; işçinin olay tarihindeki bakiye ömrü esas alınarak aktif ve pasif dönemde elde edeceği kazançlar toplamından oluştuğu yönü ise söz götürmez. Başka bir anlatımla, işçinin günlük net geliri tesbit edilerek bilinen dönemdeki kazancı mevcut veriler nazara alınarak iskontolama ve artırma işlemi yapılmadan hesaplanacağı, bilinmeyen dönemdeki kazancının ise; yıllık olarak %10 arttırılıp %10 iskontoya tabi tutulacağı, 60 yaşına kadar (aktif) dönemde, 60 yaşından sonrada bakiye ömrüne kadar (pasif) dönemde elde edeceği kazançlardır.